Turizm sezonunun başlaması ile geçtiğimiz günlerde basına düşen bir
fotoğrafta; Antalya Uluslararası Havaalanı’nın önündeki yabancı turist
kalabalığını gördükten sonra, Türkiye’nin geleceğine dair beslediğim umudun
tekrardan yeşermesinin yanında, içimde biraz kıskançlık biraz da öfke
duygularının da alevlenmesine vesile oldu...
Öyle ya... Gururumuz
Antalya’dan çok önce, gelişim sürecini başlatmış olan Adana’mızı yerlerde
süründüren zihniyetlere ve eylemlere, yahut da eylemsizliklere öfke duyulmaz da
ne yapılırdı?..
Antalya 1960’lı yıllara kadar, Akdeniz kıyısında kendi halinde yaşayan,
neredeyse varlığından kimsenin haberi olmadığı, tüm ilçeleri ile birlikte 480
bin nüfuslu bir ilimiz idi... Nüfusun yüzde 73’ü kırsal kesimde, sadece yüzde
27’si şehirlerde yaşıyordu...
O yıllarda milletvekilliği
yapmış olan Antalya aşığı Dr. Burhanettin Onat’ın, TBMM kürsüsünde; yılmadan
yıllarca ve defalarca ‘Antalya’ ismini zikretmesi, bugün Antalya’nın bir dünya
markası olmasının temelini inşa etmişti hiç şüphesiz...
1967 yılında Antalya’yı ziyaret eden ilk turist kafilesinin ardından
bugün yılda 16 milyon yabancıyı ağırlayabilecek bir kapasiteye ulaşmış
olmasında her Antalya’lının teker teker üstün çaba göstermesinin büyük etkisi
vardır muhakkak...
Türkiye’nin doğrudan dünyaya
açılan penceresi haline gelen Antalya’nın, sadece yarım asırlık bir süreç
içerisinde Londra ve Paris’in ardından, dünyanın en çok turist alan 3. kent
haline gelmesi Antalya sevdasının motive ettiği insan üstü uğraş değil de
nedir?..
Halbuki ayni dönem olan 1960’lı yıllarda yüzde 47’si şehir, yüzde 53’ü
kırsal bölgelerde olmak üzere toplam 900 bin insanı besleyen Adana’nın bugün 2
milyon 200 bin nüfusla, Antalya’nın 280 bin gerisinde kalmış olması düşündürücü
değil midir?...
Nüfus çokluğu, bir kentin
gelişmişliğini göstermiyor muhakkak; ancak 50 yıl önce 900 bin insanın yaşadığı
Adana’nın hem kırsalında hem de şehirlerinde yaklaşık olarak eşit miktarda
nüfusu barındırıyor olması; hem ziraat ile hayvancılığın hem de sanayii ile
ticaretin gelişmiş olduğunu göstermiyormu?..
Ayni yıllarda ise Antalya’da bu oran yüzde 73’e, yüzde 27 idi... Yani
şehir merkezlerinde hemen hemen hiçbir üretim yoktu... Bugün gelinen muhteşem
sonuç takdire layık değil midir?.....
Gel de Antalya’ya gıbta
etme!.. Gel de Adana’nın bugünkü durumuna üzülme!..
Halbuki Adana’nın potansiyel olarak Antalya’dan aşağı kalır yeri varmı
dır?... Çok değil, 30 yıl öncesine kadar Türkiye’nin 2. büyük sanayi şehri
değil miydi Adana?.. Çok değil 30 yıl öncesine kadar Çukurova’yı ihya etmemiş
miydi beyaz altın üretimi?..
Tarihse tarih, doğaysa
doğa, denizse deniz... Antalya’yı aratmayacak kat be katı yokmu Adana sınırları
dahilinde?..
Olmaz olur mu?.. Var, hem de alası var... Adana’da ne yok biliyor
musunuz?.. Adana’da ‘Adana aşkı’ yok... Adana’da vizyon yok... Adana’da kendi
ürettiğine destek yok...
Adana’da çekememezlik
var... Adana’da kıskançlık var... Adana’da kalkınmanın, başkaları tarafından altın
tepsi içerisinde kendilerine sunulmasını bekleyenler var...
Her şeye rağmen; üstün bir gayret sarfederek, kaybettiğimiz yılların
büyük bir kısmını telafi edebileceğimize inanıyorum...
31 Mart yerel seçimlerde
elde edilen sonuç bunu yapmak için iyi bir fırsattır...
Bu fırsatı da kaçırabilecek tahammüle sahip değil artık Adana insanı...
Günün Sözü
Hayal kurmak; herşeyden önce, bir tür planlama yapmaktır.
1960’lardaki feminist hareketin lideri ünlü gazeteci ve aktivist Gloria Marie Steinem’in söylediği gibi; hayal kurmak, yapmak istediğimizi planlamak değilmidir?.. Yeter ki, onu gerçekleştirebilmek için gerekli girişimlerde bulunalım.