Gün gelip
çatmıştır... Türkiye artık kangrenleşmiş iki büyük yaradan kurtulmalıdır...
Kırk yıldır bizi içten kemiren, sağlıklı büyümemizi engelleyen, PKK denilen
illet; ve kıt kanaat doyurabildiğimiz çocuklarımızın rızkını, 8 yıldır paylaştığımız
misafirlerden arınmanın tam zamanıdır...
Lanet terör örgütlerinden çok çekti
ülkemiz... Çok canlar yandı... Henüz dünyasına doyamadan körpecik çok bedenler
yok oldu... Çok analar ağladı... Kızlarımız dul, evlatlarımız yetim kaldı...
Basit bir
azınlığın dışında, gün yüzü göremedi insanımız... Ölüm korkusuyla yattı, ‘bugün
karnımı nasıl doyuracağım’ endişesi ile kalktı... Aç yattı, aç kalktı...
Ülkesine olan güveni, toprağına olan
saygısı, vatanına olan bağlılığı; ümit duygularını biledi... Yarınların
bugünden daha güzel olacağını ümit etti hep...
Atalarının
kanla suladığı bu topraklar, kendine ihanet edemezdi... Evladını, kardeşini,
eşini, babasını feda ettiği bu ülke, muhakkak bir gün düze çıkmayı başaracak;
kendine sahip çıkacaktı...
Türk insanı; baş tacı ettiği kutsal
kitabında buyurulan “ancak sabredenlere, mükafatları hesapsız ödenecektir” sözü
ile kendini yetiştirmiştir çünkü... Türk insanı; hoşgörü ve barışın sembolü
büyük düşünürü Mevlana’nın “sabret ki her şey hissettiğin gibi olsun, sabret ki
her şey gönlünce olsun” sözüne hep itibar etmiştir çünkü...
İşte o büyük
sabrın meyvesini toplama zamanı, mükafatını alma zamanı gelmiştir... İşte o
büyük sabrın gönülden arzu ettiklerini hayata geçirecek fırsat, kapının
eşiğinde beklemektedir...
Tanrı misafiridir... Savaş mağdurudur...
Gidecek yerleri yok... Soframızdaki bir dilim ekmeği onlarla paylaşır, misafir
ederiz bir süre...
Bir kişi, iki
kişi, bilemedin üç kişi misafir... Peki 20 kişi olunca n’oluyor..? Misafirlik
bir gün, iki gün bilemedin üç gün... Peki 20 gün olunca n’oluyor..?
Tam 4 milyon kişi, tam 8 yıl; misafir
olabilir mi..? Üstelik içlerinde it var, kopuk vayniar...
Hırlı var, hırsız var... Üstelik içlerinde sırf asker olmamak için kaçanlar
var...
Bizim
ülkemize böyle bir saldırı olsa, biz Suriye’ye kaçar mıydık..? Yahut da Irak’a,
yahut Yunanistan’a, Bulgaristan’a... Kapıdan içeriye sokarlar mıydı bizi..?
Kaçmazdık... Olduğumuz yerde kalır,
vatanımızı savunurduk... Yahut da emperyal güçlerin ‘Arap Baharı’ aldatmacasına
kanıp, kardeşlerimizin kanını dökmek yerine, ülkemizi daha müreffeh kılabilmek
için demokratik yöntemlerle mücadele ederdik...
Gün gelip
çatmıştır... Türkiye, kangrenleşmiş iki büyük yaraya neşter vurmanın
arifesindedir... Kim ne derse desin; Amerika da, Rusya da bunu
kabullenmiştir... Kim ne derse desin; Amerika da, Rusya da Türkiyenin
kararlılığı karşısında bunu kabullenmek zorunda kalmıştır...
Aradan 8 yıl geçmiş olmasına rağmen;
dereden çok sular akmış olmasına rağmen; hala çözümün adresinin Şam olduğunu
iddia edenlere aldırış bile etmeden, Fırat’ın doğusu için hazırlanan plan için
start verilmelidir...
Vücudun
tümünü kurtarabilmek için kangrenleşmiş iki yaranın neştersiz iyileşme ihtimali
artık kalmamıştır...
Özellikle Türkiye’nin Güney-Doğusu’nu
tehdit eden 500 kilometrelik sınır şeridini, 30 kilometre derinliğinde temizleyip;
misafirlerimizin artık kendi kendilerini, kendi topraklarında
ağırlayabilecekleri imkanları yaratmak gerekmektedir...
Türk
askerinin kontrolü altına girecek olan 30 kilometre genişliğindeki bu şerit, 8
yıl boyunca ağırladığımız kadirşinas Suriyeli misafirlerimizin de desteği ile,
PKK ve Suriye’deki uzantılarının aşamayacağı bir ‘hat’ haline gelebilecektir...
Gün bu gündür... Türkiye belki de ilk
kez ‘bir taşla iki kuş’ vurabilecek bir imkan elde etmiştir.
Günün
Sözü
“Hazır olana kadar bekleyelim” dersek,
hayatımızın sonuna kadar bekleriz...
ABD’li yazar
Lemony Snicket’in bu sözü bize; herhangi birşey yapmak için tüm şartların yüzde
yüz oluşmasını beklemek, boş yere zaman kaybetmek olduğunu anlatmaktadır.