Tam bir haftadır büyük bir felaketin içerisinde çırpınıp duruyoruz. Ülkemizin yüzde 14’lük bir bölümü yerle yeksan olmuş bina görüntüleriyle ürkütücü bir çehreye bürünmüş… Ayakta kalmış olanların ise; değil içine girmek, yanına yaklaşmak bile cesaret ister.
Depremin vurduğu 10 ilimizde 6 Şubat öncesi yaşayan 14 milyon insandan geriye kalanların gözü, bir umutla moloz yığınları altından çıkabilecek yakınlarını arıyor… Sadece onların değil, 85 milyonun kalbi onlar için atıyor…
‘Doğal Felaket’ diyoruz bunun adına. ‘Doğal’ sözcüğü doğru, ancak ‘Felaket’ sözcüğü tamamen biz insanlarla ilgili… Doğa, on binlerce yıldır bunu hep yapıyor… Onun yaşam gereğidir bu, durağan değildir çünkü doğa.
Tıpkı insanoğlu gibi sürekli hareket edecek; içinde biriken enerjiyi bir şekilde deprem, volkan gibi yöntemlerle dışarıya bırakacak… Tıpkı insanoğlu gibi, gözlerinden yaşlar boşanarak sel olup akacak… Tıpkı insanoğlu gibi öfkesini farklı şekillerde yansıtacak…
Dünyanın sahibidir doğa, tam 4,5 milyar yıldır sahibidir… Bildiğimiz anlamdaki insanoğlu ise sadece 6 bin yıldır dünyaya sahip olmaya çalışıyor… Hadi Homo Sapiens’leri de hesaba katalım; 60 bin yıl… Yani doğadan en az 4 milyar 499 milyon yıl sonra gelmişiz dünyaya…
O halde? O halde dünyanın gerçek sahibi Doğa… Bizler ise misafir… Madem ki misafiriz, o halde konuk olarak bulunduğumuz evin kurallarına ayak uydurmamız gerekiyor…
Yani? Yani ev sahibinin 4,5 milyar yıldan beri uygulamakta olduğu sisteme saygı duyacağız, kendi yaşamımızı onu anlayarak düzenleyeceğiz…
Ev sahibimiz bize gidin demiyor, “benle birlikte yaşamayı öğrenin” diyor…
Peki, biz ne yapıyoruz? İnadına ne varsa onu yapıyoruz…
Biliyor musunuz? On binleri yitirdiğimiz 10 ilimizdeki felaketi tek bir kişinin burnu dahi kanamadan atlatmak, o kadar da zor bir iş değildi…
Tamam, felaket büyük; 100 yılda, belki de 500 yılda bir gelen bir felaketle karşı karşıyayız… Ancak yıkılan binaların konumlandırılmasında yapılan yanlışları ve yapı kalitesizliğini göz önünde bulundurursanız bana hak verirsiniz.
Devletimiz 1998 yılında hazırladığı deprem yönetmeliğini, 1999 felaketinin hemen ardından uygulamaya koyarak yapı standartlarına bir disiplin getirdi. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in en son açıkladığı verilere bakarak; 2000 yılında yürürlüğe giren bu disiplini, maalesef bizlerin disiplinsizleştirdiğini görüyoruz.
Deprem felaketi yaşadığımız 10 ilde, nüfusun ortalama yüzde 51’i, 2001 sonrası inşa edilen binalarda yaşıyormuş. Bu oran Adana’da yüzde 39, Hatay’da yüzde 50 ve Kahramanmaraş’ta yüzde 58…
Felaketin en çok yıkım yaptığı 2 ilimizdir Hatay ve Kahramanmaraş… Yani binaların çoğunluğunun 1998’de hazırlanan deprem yönetmeliğine göre inşa edilmiş olması gereken iki ilimiz…
Yani biz, yönetmelik falan dinlemiyor, bildiğimizi okuyoruz… Hazırladığımız projelerin büyük bir yüzdesinin yönetmeliklere uygunluğu tamdır muhakkak…
Ancak iş proje yapmakla bitmiyor ki! Projeyi usulünde, yapı kurallarına uyarak inşa etmek ve en önemlisi, denetimi 1 saniye olsun ihmal etmemek en hayati unsurdur.
Büyük felaketten sadece 1 hafta önce; “deprem yönetmeliğine göre inşa edilmiş, sağlam yapı” reklamı ile satışa sunulmuş binaların 6 Şubat’ta moloz yığınına döndüğünü görmek hem acı hem de utanç vericidir.
Bizim en büyük hatamız “bir şey olmaz” zihniyeti ile ne zeminin taşıma kapasitesine ne de inşaat kurallarına itibar etmememizdir… Bu itibarsızlığın yaratılmasındaki en büyük etken ise cehalettir…
Biz, gözbebeklerimiz olarak kabul ettiğimiz çocuklarımızın yaşayacağı meskenleri nasıl inşa edeceğimizi hala öğrenememişiz… Bunu bilenlerimiz ise ne yazık ki para hırsı yüzünden 10 binleri katletmeye devam etmektedirler…
Biz konut değil ‘felaket’ üretiyoruz, sonra da dönüp buna “doğal afet” diyoruz…
Doğa, bize rağmen yaşamaya çalışıyor…
Biz ise ‘felaket’ üretenleri hala aramızda yaşatıyoruz!
Günün Sözü
Deprem öldürmez, bilinçsizlik öldürür.