Geçtiğimiz
yıl, yüzlerce çocuk “Telefonu Bırak Benimle İlgilen” sloganı ile yollara
dökülür Almanya’da... Günümüzün bu hastalığına karşı başkaldırıyı örgütleyen 7
yaşında küçük, ama aklı ebeveyinlerinden daha büyük, bir çocuk idi... Amacı;
anne-babadan birazcık daha fazla ilgi, birazcık daha fazla sevgi dilenmekti...
Amacı; anne-babanın akıllı telefonlara gösterdiği ilginin birazcığını kendi
çocuklarına ayırmalarını sağlamaktı...
Daha sonra,
Türkiye’nin de birkaç kentinde buna benzer organizasyonlar yer alır...
Minikler; ellerinde “Akıllı Telefonu Bırak, Akıllı Çocuğuna Bak” ve
“Telefonu Bırak Benimle İlgilen” yazılı pankartlarla caddelerde dolaşır derin
yaraya dikkat çekmek için...
Değişen bir
şey oldu mu, suçlu olanlar gönderilen mesajı aldı mı..? Sanmıyorum... Hiç kimse
kendini suçlu olarak görmez ki... Hiçbir anne-baba, saatlerce akıllı telefon
esiri olup da çocuğunu ihmal ettiğini kabul etmez ki... Hiç kimse; akıllı
telefonların, kendileri ile sevdikleri arasında birer ‘Çin Seddi’ olduğunun
bilincinde değil ki... Hiç kimse; gereğinden fazla kullanılan akıllı
telefonların, geleceğimizin kökünü kazıdığını hesap etmez ki...
Akıllı
telefonlar, büyük bir teknoloji... Maharetlerine akıl sır erdirmek kolay
değil... Ancak tüm özellikleri, insanların yararına mı..? Yani her fonksiyonun
iş yapmak isteyen, kendini geliştirmek isteyen insana, bir faydası var mı..?
Kesinlikle hayır... Tam tersi; kafa bulandıran, ‘zaman yokedici’ katil bir
makine...
Akıllı
telefonların piyasaya sürüldüğü ilk yıllarda, sanırım 10 yıl kadar önce;
Amerika’ya yaptığım bir seyahat sırasında restoranın birinde gördüklerimi çok
garipsemiştim...
Nezih bir
restoranttı... Yemeğimizi yerken, ellerinde telefon yan masaya genç bir
çift gelir... Her ikisi de telefonlarına odaklanmış mesaj yazmakla meşgul,
birbirlerine bakmadan karşılıklı otururlar... Garson gelir, mesaj yazmaya devam
ederken, menü üzerinde parmakla gösterilerek siparişler verilir... Yemek gelir,
önlerine ne konulduğuna bile bakma ihtiyacı hissetmeden, bir elle mesaj yazmaya
devam, diğer elle lokmalar atıştırılır... Yemek biter hesap istenir, ödeme
yapılır; bir elde telefon, gözler kredi kartında değil, telefon ekranına gelen
mesajda... Sonra tuhaftır ama, çiftler birbirlerinin yüzüne bile bakmadan ayni
anda kalkarlar ve geldikleri gibi telefonlarına mesaj yazmaya devam ederek
giderler...
Sonraki
yıllarda, Türkiye’de de akıllı telefon kullanımı yaygınlaşır... Millet; yemez
yedirmez, giymez giydirmez istisnasız herkes, birer akıllı telefon sahibi
olmanın yollarını arar... İş adamı da, amelesi de; işine yarasın, yaramasın; o
en son teknoloji telefonu gururla taşır elinde...
Amerika’daki
restorantta tanık olduğumdan daha vahim görüntüler oluşur Türkiye’de... Yolda
yürürken gözler telefonda... Durakta beklerken telefon... Bankta otururken
telefon... Senle konuşurken telefon... Yemek yerken telefon... Ziyaretine
gelir telefon... Ziyaretine gidersin yine telefon...
İş yerinde
telefon... İşin dışında telefon... Evde telefon... Her yerde telefon... Kalp,
akciğer gibi vücudumuzun en hayati organı sanki...
Elindeki
telefonla yararlı bir şey yapsa anlayacağım... Ya saçma sapan bir oyun
oynuyordur, ya da Ayşe’nin Fatma’nın ne giydiğini, ne yediğini takip ediyordur...
Ve sırf bunu
takip etmek için her yıl 3 milyar dolar ödüyor Türkiye telefon
imalatçılarına...
Bunun için
sadece parasal bedel ödemiyoruz emperyalist ülkelere... Akıllı telefonlar
üzerinden en gizli bilgilerimize de sahip oluyorlar...
Sadece bu da
değil... Sevdiklerimiz, en önemlisi çocuklarımız ile aramıza çekilen set
sayesinde; gelecek kuşakların duygusuz ve sadece kendi emperyal çıkarları
doğrultusunda bilgi ile yüklenmiş fertler olarak yetişmesine neden oluyorlar...
Günün Sözü
Her gün sana altın değerinde 24 saat veriliyor... Dünyada bedava sahip
olabileceğin birkaç şeyden birisidir bu... Ancak, dünyada mevcut olan bütün
parayı versen dahi fazladan 1 saat bile alamazsın... Bu paha biçilmez servetle
ne yapmayı düşünüyorsun?..
Bu sözü
söyleyen kimdir bilinmez... Ancak bu sözün ‘anlamını’ iyi anlamak
gerekiyor...