İlan

Türkiye’nin Başını Ağrıtan Sığınmacı Sorunu - ADEM AKÖL

Türkiye’nin Başını Ağrıtan Sığınmacı Sorunu

ADEM AKÖL

“Ben 18 yaşındayım. Bana anne ve babamın ben 6 yaşındayken öldürüldüğünü söylediler. Ülkem Afganistan'daki savaştan, çatışmalardan kaçan milyonlarcası gibi  ülkemi terk eden başka bir aile ile birlikte kendimi İran'da buldum. Onlar da beni bıraktıklarında 11 yaşındaydım.

İran, Afgan mültecilere yönelik tutumunu değiştirene kadar orada kaldım, çalıştım, kendimi büyüttüm. 16 yaşında geleceğimin geçmişimden daha güzel olmasını dileyerek Türkiye üzerinden bir Avrupa ülkesine gitmeye karar verdim. Türkiye'de yakalandım, ülkeye izinsiz girdiğim için "misafir edildim", sorgulandım, neden sonra sesimi duyurabildim: "Ben size sığınıyorum!"

Yaşım küçük olduğu için bir yurda yerleştirildim. Yurdum bir süre sonra kapandı, arkadaşlarım yeni evlere yerleştirildi, bense mülteci olduğum için buna layık görülmedim ve madde bağımlısı çocukların kaldığı bir başka yurda gönderildim. Orada hayat kolay değildi ama ben zorluklara alışıktım; sorun değildi, nasılsa kısa bir süre sonra mülteci statüsünü alacak ve bana kimlik verecek, hayatımı kurabileceğim bir ülkeye yerleşebilecektim.

Bütün istediğim de buydu: bir kimlik! Ama olmadı, ülkemden herkes benzer zulmü gördüğü gerekçesiyle, beni tanıma uygun bulmadılar, "sen mültecisin aslında ama, bak önümüzde 1951'de yapılmış tanım var, orada sen yoksun, o zaman mülteci değilsin" dediler, beklememi istediler.

"Her gün bombaların patladığı, insanların kaçırıldığı Afganistan; yakında güvenli olacak, o zamana kadar bekle sonra ülkene gidersin" dediler. Altı yaşında terk ettiğim, hiçbir tanıdığımın olmadığı, dilinden, haritadaki yerinden başka bir şeyini bilmediğim Afganistan'a dönecektim. "Tamam" dedim "Daha ben doğmadan çok önce oradan oraya savrulmaya başlayan güzel ülkem güvenli olacaksa, orada bana bir kimlik vereceklerse olur" dedim, ama sordum "ne zaman?”

İki  sene, beş sene 15 sene, ne kadar sonra ülkeme dönmem güvenli olacak? Ya o zamana kadar bana ne olacak? Hayatımı Türkiye'de kurabilecek miyim? Kimlik vereceksiniz değil mi? Çünkü benim bir kimliğim yok.  "Hayır" dediler "Afganistan Avrupa ülkesi değil ki, biz de Avrupa dışından gelenleri mülteci kabul etmiyoruz, kimlik vermiyoruz."

Oysa kimlik olmadan benim insan olduğumu anlamıyorlar, kimlik olmadan hayatı kuramıyordum. Bu hayatta bir kimliğim olmasından başka bir şey istemiyorum ki; olmadı, olmuyor...”


Bu ve buna benzer yaşanmışlıklarla Türkiye’yi ‘ümit kapısı’ olarak görüp de sınırlarımızdan içeriye dalan, hiç de abartı olmayacak bir rakamla 6 milyon sığınmacı bulunmaktadır… Bunun çok büyük bir bölümünü Suriye’den gelenler oluşturur… Sonra Afganistan, Irak, İran ve diğer ülkeler gelir.

‘Sığınmacı’ diyorum çünkü bu insanlar; Birleşmiş Milletlerin (BM), 14 Aralık 1950 tarihli Genel Kurulu’nda onaylanmış, Türkiye’nin de 5 Eylül 1961 tarihli Resmi Gazetede yayınlatarak kabul ettiği sözleşmedeki ‘mülteci’ tanımına uymuyorlar… Bu sözleşme sadece 1 Ocak 1951’den önce meydana gelmiş olaylar sonucunda mülteci olan şahısları kapsamaktadır.

Mültecilik, bir iltica başvurusunun kabul olunması durumudur… Bir şahsın iltica başvurusu yapabilmesi için, geldiği ülkedeki yaşam koşullarının, katlanılamayacak boyutta olması ve öldürülme riskinin yüksek olması gerekmektedir… İltica başvurusunda bulunan herkese mülteci statüsü verilmez… Ancak uzun araştırma ve değerlendirmeler sonucunda başvurusu kabul edilenler mülteci statüsüne erişip farklı haklara sahip olabiliyorlar.

Türkiye’ye gelen Suriyeliler, Afganlar ve diğerleri ülkemizde sığınmacı statüsü ile barındırılmaktadırlar ve ülkelerindeki yaşam koşulları düzelene kadar, bir anlamda misafir edilmektedirler.

Emperyalizmin salt sömürü alanlarını genişletmek için yaptığı uygulamalar sonucunda ülkeleri yaşanmaz hale gelen zavallı insanlar, ölümle yüzleşmekten ve aç kalmaktan kurtulabilmek için çareyi sınırların ötesine geçmekte buluyor… Ancak herkes yukarıda hikayesini okuduğumuz çocuk kadar dahi şanslı olamıyor maalesef… Emperyalizm daha çok kazanabilsin diye, günde en az 1 çocuk göç yollarında hayatını kaybediyor, tıpkı Aylan Kurdi Bebek gibi.

Ancak ne yazık ki zengin ülkeler bile yaşanan bu dramlara duyarsız kalırken, Türkiye yapabileceğinin çok fazlasını yapmış olmasına rağmen bölgedeki bütün mağdurlara kucak açabilecek güçte değildir… Aylan Kurdi Bebekleri kurtarmaya çalışırken kendi bebeklerimizin geleceğini riske ettiğimizin bilincine varalım artık!

Öte yandan ülkemizdeki sığınmacı sayısı o kadar çok arttı ki; bu nüfusu, şer güçleri kendi idealleri doğrultusunda örgütleyip yönlendirebilir ve istediğini yaptırtabilir bir boyuta ulaştı… Nitekim son yangınların çıkışı ile ilgili bu yönde iddialar vardır.

Yangınlar ve sığınmacılar konusunu artık masaya yatırıp enine boyuna konuşmanın zamanı çoktan gelmiştir… Buradan çıkacak sonucun, muhakkak yangına karşı katı önlemlerin alındığı ve sığınmacıların evlerine dönebileceği bir çözümü içermesi gerekmektedir… Zaten onların da istediği bu değil midir? Kim evine yurduna dönmek istemez ki? Ancak biraz daha geç kalırsak, ‘evleri, yurtları’ olarak Türkiye’yi benimseyecekler ve iş işten geçmiş olacak.

Günün Sözü

Keşke bir yolu olsaydı; geçmişe iltica edip, anılarda mülteci kalmanın…

Yılmaz Şener