Sadece insanlar için kullanılmaz “kader” sözcüğü… Hayvanlar için de kullanılır, eşyalar için de… Bitkiler için de kullanılır, ülkeler için de…
Genelde kötü yaşanmışlıkları ifade edebilmek için başvururuz “kader” sözcüğüne… “Ne kadersiz birisiymiş” deriz o kişi için mesela… Doğar doğmaz yemiş kaderin ilk tokadını…
Kıt kanaat geçinebilen bir ailenin çolak doğan talihsiz bir bebeğiymiş çünkü… Çocukluğu zor şartlarda geçmiş; kolunun teki olmadığı için alay konusu olmuş mahalledeki diğer çocuklara… Sırf bu yüzden düzenli olarak okula bile gitmemiş…
Zar zor bir iş bulmuş kendine yirmili yaşlarda, gariban bir kızla tanışıp evlenmiş bile… Tam mutlu olacakken hasta olmuş; “böbreklerin iflas etti” demiş doktor… Gönüllü olmuş annesi, vermiş oğluna böbreğinin tekini…
Mutlu bir müjde vermiş sonra eşi bir gün “hamileyim” diyerek… Heyecanla geçmiş günler, aylar… Doğumhane koridorunda beklerken güm güm atıyormuş kalbi… Sonra kapı açılmış ve acı haberi vermiş hemşire… Hayatına girecek ikinci sevgili varlığını bağrına basmayı beklerken tek başına kalmıştı bu dünyada…
Çok güçlü olanların bile zor dayanabileceği bir acıydı bu… Tek kol, tek böbrek ve şimdi de tek başına idi… Nitekim yaşadığı acılar ve sefil hayat yüzünden iflas eder annesinin verdiği böbrek de… Ve kalbi de dayanamaz bu acılara…
“Ne kötü kaderi varmış” derler bu gibi durumlarda… Ne kadar olumsuzluk varsa, gidip onu bulmuş.
Kötü kader, bazı ülkelerin yakasına da yapışır sık sık… Emperyalizm de, doğa da acımasızdır çünkü…
Sömürgeci ülkeler tarafından kanları emilmiştir mesela yıllarca… İnsanları yarı tok, yarı aç gitmişlerdir geceleri yataklarına…
Tam “bağımsızlığımızı kazandık” derken, emperyalizmin örgütlediği iç savaşla tanışmışlardır sonra… Yıllarca, bir taraftan kardeş kardeşi öldürürken; öteki taraftan da seller süpürmüştür derme çatma barınaklarını…
Sonra da salgın hastalıklar kırıp geçirmiştir yetersiz beslenmeden, bağışıklık sistemi çöken vücutlarını…
Yaş pınarları kurumuş çaresiz analar, artık tepki vermeyen bakışlar altında toprağa vermek zorunda kalmışlardır; bir deri bir kemik, karınları şiş bebelerini.
Peki, Türkiye? Az çile mi çekti ülkemiz?
Büyük bir kadersizlik değil miydi I. Dünya Savaşı’na katılmak ve arkasından dayatılan Mondros Antlaşması? Neredeyse Anayurdun tamamının İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesi?
Büyük bir talih değil miydi Mustafa Kemal diye, ulu bir önderin 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı? Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalan ülke topraklarının bütünlüğünü korumak için başlatılan Türk Kurtuluş Savaşı?
Büyük bir talih değil miydi 29 Ekim 1923’te resmen ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti?
Büyük bir kadersizlik değil miydi Şeyh Said, Menemen ve Dersim isyanları?
Büyük bir talih değil miydi II. Dünya Savaşına bulaşmayarak, genç Cumhuriyetimizi yaşatmayı başarmak?
Büyük kadersizlik değil miydi 1960, 1971, 1980 ve 1997 askeri müdahaleleri?
Büyük kadersizlik değil miydi 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında uygulanan ambargolar?
Büyük kadersizlik değil miydi PKK terör örgütünün 40 yılda, 40 bin insanımızı katletmesi?
Büyük kadersizlik değil miydi 40 yıldır FETÖ denen lanet kenenin bağımsızlığımızı tehdit eden en can alıcı noktalara yapışıp kalması?
Büyük kadersizlik değil miydi 2013 Gezi Parkı protestoları?
Büyük kadersizlik değil miydi 15 Temmuz 2016?
Kadersizliğin en büyüğü değil miydi 6 Şubat depremleri?
Çok çileler çekti ülkemiz insanı yıllarca… Potansiyeli bu kadar büyük olan bir ülkenin yaşamaması gereken çileydi bunlar… Kötü kader mi diyelim buna? Yoksa başka bir şey mi?
Adına ne dersek diyelim, yaşamayı hak etmediğimiz olumsuzluklardı bunlar…
Ancak değişiyor artık kaderimiz…
Temelleri sağlam atılmış “yüzyılın Türkiye’si” geliyor…
Hem de gümbür, gümbür… Az daha sabır…
Günün Sözü
Kader deyip geçme. Bak ne diyor sırrın sahibi; biz her insanın kaderini, kendi çabasına bağlı kıldık.