KKTC Seçimleri ve Kaybedilmemesi Gereken Fırsat - ADEM AKÖL

7 Ekim 2020 Çarşamba 00:23

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) cumhurbaşkanlığı seçimlerine sayılı günler kaldı… Önümüzdeki Pazar günü 200 bin Kıbrıslı Türk seçmen sandığa giderek 11 aday arasından yeni cumhurbaşkanlarını belirleyecek.

Yaklaşık 1 ay kadar önce KKTC seçimleri ile ilgili kaleme aldığım köşe yazımda adayları tanıtmaya çalışmış; seçimi kazanan kimliğin, Kıbrıs politikasını değiştirmeyeceğini vurgulamıştım.

“Şurası bilinmelidir ki; KKTC’de Cumhurbaşkanı her kim olursa olsun, Kıbrıs müzakereleri sürecinde bu güne kadar takip edilen belirgin politikanın virgülü dahi değişmeyecek, üstelik Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumunu çok daha fazla güçlendirmiş olacaktır.

Rum tarafının tercih ettiği isimler olsa bile ve o isimlerden birisi seçimi kazanmış olsa dahi;  Türkiye ve de Kıbrıs Türkleri’nin yıllardır uğrunda mücadele ettiği haklardan 1 gram dahi gerileme olmayacaktır... KKTC’li her Kıbrıslı Türk, bugünlere nasıl gelindiğinin çok iyi bilincindedir... Kim ne derse desin, kim nasıl bir algı oluşturmak isterse istesin; bu bilinç, o dönemlerde doğmamış olanların bile genlerine kodlanmıştır” diyerek Kıbrıs politikasının kişisel değil, ulusal olduğunu vurgulamaya çalışmıştım.

Seçime sayılı günler, hatta sayılı saatler kala; KKTC seçmeninin muhakkak sandığa giderek, çok iyi düşündükten sonra oyunu kullanması gerekmektedir… KKTC önümüzdeki Pazar, o güne kadar Kıbrıs Türkleri’nin katılmış olduğu en önemli ve en hayati seçime sahne olacaktır.

Bu seçim, daha önce yaşanmış olanlardan çok farklıdır… Bu bir Ahmet-Mehmet seçimi değil, bu bir kimlik bulma seçimidir… Osmanlı Devleti’nin ada üzerindeki hakimiyetini kaybetmesi ile başlayan Kıbrıslı Türkler’in var olma mücadelesinin perçinlenip perçinlenmemesi meselesidir.

Bu, yüz yılı aşkın bir süredir kendini adanın tek sahibi olarak gören Kıbrıs Rumları’na ve bütün dünyaya; varlığımızı ispatlayıp ispatlamama seçimidir… Bu, özellikle Pandemi sonrası yeniden şekillenecek olan global sistemde; etkin rol oynayıp oynamama seçimidir… Bu, dünyayı paylaşmaya hazırlanan yeni güçlere; yem olup olmama seçimidir.

Şurası tereddütsüz kabul edilmelidir ki, özellikle son yıllarda Doğu Akdeniz, Orta Afrika, Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar’da Türkiye’nin katlanarak artan gücünden rahatsız olan; mazlumları sömürmeye alışmış emperyalist ve sömürgeci zihniyeti taşıyan ülkeler, bu yükselişi engelleyebilmek için akıl almaz yöntemlere baş vurmaktadırlar.

Bir barış adası olması gereken Kıbrıs’ı dünyanın en büyük yüzen savaş gemisine dönüştürme hamlelerinin ardı arkası kesilmemektedir… Bunun nedeni tamamen Kıbrıs Türkleri’nin barışçıl yaklaşımlarının karşı tarafça yanlış algılanmasından kaynaklanmaktadır.

Kıbrıs’taki emperyalist güçlerin yönetimindeki İngiltere’ye ait iki üs yetmezmiş gibi Rusya ve Fransa’nın da yeni üs kurma talepleri ciddi değerlendirmeye alınmıştır… Öte yandan Fransız Mirage’ların Kıbrıs semalarında, Charles De Gaulle uçak gemisinin de Kıbrıs sularında boy göstermesi ve 33 yıldır ABD tarafından uygulanan silah ambargosunun en kritik dönemde kaldırılması; bölgedeki gücünü hızla arttıran Türkiye’ye karşı yapılan hamlelerdir.

Yunanistan ana karasından 580 kilometre uzaklıkta olmasına rağmen Türkiye’den sadece 2 kilometre mesafedeki Meis adasını bile silahlandırmak yetmezmiş gibi, boğazları kontrol altına alma planı güderek ABD tarafından Dedeağaç’ta kurulan deniz ve hava üssü, Türkiye’nin manevra kabiliyetini sınırlamak için yapılan hamleler değil midir?

Türkiye’nin artık, güçlü ülkelere muhtaç kalarak onların çıkarları doğrultusundaki talimatlarla yönetilen bir Türkiye olmadığını bütün dünya anlamış bulunmaktadır… Önümüzdeki kısa dönemde dünyanın en güçlü ülkeleri sıralamasında en başlarda yerini almak için gerekli hazırlıkları tamamlama aşamasına getirmiş bir Türkiye’nin varlığı, bölgedeki mazlumları sömürenleri tedirgin etmektedir.

Dolayısı ile pazar günü sandığa atacağımız her oy, ya Türkiye ile birlikte KKTC’nin de gücüne güç katacak; yahut da toplumlararası müzakerelerle bu güne kadar kaybedilmiş olan bunca zamana ilave olarak, boşa geçecek yeni dönemlerde Kıbrıs Türk toplumunun giderek yok olmasını sağlamış olacağız.

Bizim yapmamız gereken, toplumlararası müzakereler havanında su dövmekten vaz geçip enerjimizi KKTC’nin güçlendirilmesi ve tanıtılması için harcamak olmalıdır… KKTC’nin tanınması için bölgesel konjonktürün hiç bu kadar uygun olduğu bir dönem yaşanmamıştı daha önce… Rusya’nın tanıma sinyalleri verdiği KKTC’yi, Ermenistan’dan işgal altındaki topraklarını geri aldıktan sonra Azerbaycan’ın da tanıyabileceği, arkasından da Pakistan’ın geleceği aşikardır.

Pazar günü sandığa atacağımız her oyla, ya bölgenin en güçlü ülkesi olmaya aday olan Türkiye ile birlikte gücümüzü kabul ettireceğiz; yahut da çökmek üzere olan bir Avrupa Birliği sevdası yüzünden Rumların maskarası olmaya devam edeceğiz.

Ben, Pazar günü yapılacak olan seçimin dünyanın sonu yahut da başlangıcı olduğunu söylemiyorum… Ben, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan her kim olursa olsun; KKTC’nin ulusal bir politikası olduğunu ve bunu kişilerin değiştiremeyeceğini söylüyorum.

Ancak, pazar akşamı açılacak sandıklar; bu politikanın KKTC halkı yararına gerçekleşmesini ya geciktirecek yahut da çabuklaştıracaktır… Sandıklardan çıkacak oyların büyük bir yüzdesinin, Türkiye’ye güç katacak; dolayısı ile gerçek anlamda bir KKTC yaratacak çoğunlukta olması gerektiğini söylüyorum.

Günün Sözü

Durumun diledikleri gibi olmamasından yakınan kimseler, karşılarına çıkan fırsatları değerlendirmeyen insanlardır.

Bernard Shaw

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI