Behlül-ü Dana Kıssalarından - BARIŞ SANIGÖK

12 Haziran 2021 Cumartesi 01:02

Bir gün Behlül-ü Dânâ, harabelerin içinde dolaşırken parıl parıl parlayan irice bir taş buldu. Avuç içine sığacak büyüklükteki bu taş, altın bir levhaydı. Eline alıp ısırdı; sağına baktı, soluna baktı, altın olduğunu anladı.

Heyecanla hemen çarşının yolunu tuttu. İçeri girdiğinde onunla oynamaya başladı. Bir eliyle havaya atıyor, diğer eliyle de tutuyordu. Bir süre böyle yürüdü. Ama pazarcılardan biri onu dikkatle süzüyordu. Behlül'ün atıp tuttuğu şeyin altın olduğunu görünce heyecanla yanına sokulup:

-"Merhaba Behlül, o elindeki de ne öyle?" diye ağız yokladı.

Behlül, saflığa yatarak cevap verdi:

-Görmüyor musun, parlak bir taş işte!..

Pazarcı, tam da istediği cevabı almıştı. "Artık Behlül'ü kandırıp elindeki altını alabilirim" diye düşündü.

-Sana bir öğlen yemeği ısmarlarsam bu taşı bana verir misin Behlül?

-Vermem!

-Neden?

-Çünkü ben öğlen yemeği yedim!

-Yahu bu taşın sana ne faydası olacak? Ver de onu çocuklarıma götüreyim, kendilerine oyuncak yapsınlar!

-Yoksa bu değerli bir şey mi?

-Taş işte... Ne değeri olacak? Ben sadece şeklini beğendim, o yüzden istiyorum. Bir de kendini Ehl-i Beyt dostu kabul ediyorsun. Ehl-i Beyt de, dostları da cömert olurlar zaten... Haydi, görelim senin cömertliğini!

Behlül, onun bu kadar ısrarcı olduğunu görünce oyununu durdurup "Gerçekten de bunu istiyor musun?" diye sordu.

Pazarcı, heyecanlandı. Neşeyle "Evet, istiyorum" dedi.

Behlül, "Veririm, ama bir şartım olacak!" dedi.

Pazarcı, "Nedir şartın?" diye sordu.

Behlül, "Üç kere 10'ar kez, toplamda 30 defa Eşek gibi anıracaksın!" dedi.

Pazarcı, "Yahu böyle şart mı olur?" diye itiraz etti. Behlül, "Eğer bu şartı yerine getirmezsen elindeki taşı alamazsın!" deyince mecburen pazarcı kabul etti.

Önce kısık sesle birkaç kez anırdı. Behlül, "Olmaz böyle... Daha yüksek!" diye itiraz etti... Pazarcı bir tık daha sesini yükseltti... Behlül, "Biraz daha!" diye itiraz etti. "İnsanlar 'hayırdır, ne yapıyorsun?' diye sorsalar, 'Deli Behlül'ün gönlünü eğlendiriyorum işte' der, işin içinden çıkarım" diye düşündü ve nihayet var gücüyle anırmaya başladı.

Yoldan gelip geçenler de ona bakıp gülüyorlardı. Kimse "Neden böyle yapıyorsun?" diye sormadı. O anırdıkça Behlül de ona bakıp gülüyor, "Aferin oğlum, aferin. Daha yüksek, daha yüksek!" deyip kahkaha atıyordu.

Zavallı pazarcı iyice alay konusu olmuştu. Yüzü kızara kızara nihayet otuz kere anırınca hemen Behlül'e dönüp levhayı istedi:

-Bak, ben şartını yerine getirdim. Şimdi de sıra sende. Haydi onu bana ver!

Behlül altın levhayı belindeki kuşağa sokarak "Vermem!" diye cevap verince pazarcı şaşırdı.

-İyi de hani biz anlaşma yapmıştık!

Behlül, kaşlarını çatarak cevap verdi:

-Sen bu eşek halinle elimdeki şeyin altın olduğunu anladın da ben bu halimle onu anlamam mı sandın?

Dilediği gibi yaşayıp haddi aşan kimseler, belleri bükülüp saçları ağarınca "Gerçekten de şu dünya hayatı bir hiçmiş... Dünya sefası peşinde boş yere koştuk, diğer tarafa, ahirete bir şey yığmadık!" diyorlar.

Son anda akılları başlarına geliyor ama öbür dünyanın yani ahiretin önemini anlıyorlar biraz geç kalsalar da...

İşte onlar var ya! Tam şu geniş dünya hayatında ki gibi, tıpkı bu pazarcıyla aynıdırlar. Yaşadıkları haddi aşan mevzuları ve günlerini gün ettikleri sürece kendilerini en akıllı, en kurnaz ve en üstün görürler. Ama yaşlandıklarında asıl aldananın ve zarar edenin kendileri olduğunu fark edince de iş işten geçmiştir. Behlül-ü Dana bize güzel bir şey hatırlattı ama hatırlamayanlara Geçmiş olsun.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI