Kur’ân-î Kerim'de Dua Kavramı - BARIŞ SANIGÖK

2 Temmuz 2021 Cuma 00:44

Kur’ân-î Kerim'de duanın manasını anlamadaki yanlışlık, bazılarının Allah’tan başkasından istekte bulunmayı ve O’nun dışında birine seslenmeyi şirk, bunu yapan şahsı kâfir ve kanını da helal bilmesine neden olmuştur. Bu fertler “Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin" (Cin - 18)  gibi bazı Kur’ân-î Kerim ayetlerine isnatta bulunmaktadırlar. Oysaki Kur’ân-î Kerim'de dua kavramı çeşitli manalarda kullanılmıştır:

- Yukarıda bahsedilen ayet-i kerimedeki gibi ibadet manasında.

- Bir şeye davet etmek ve çağırmak; tıpkı Hz. Nuh (a.s)'ın şöyle

buyurması gibi:

“Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz imana davet ettim. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı.” (Nuh, 5-6)

- “Şahitler çağırıldıkları zaman gelmekten kaçınmasınlar” (Bakara - 282) ayetindeki gibi bazen olağan ve normal yolla istekte bulunma manasında kullanılmıştır. Bu dua yani çağırmak olağan işler hakkındadır ve biri bunu yaparsa kesinlikle kâfir olmaz. Bazen de mucizeler ve olağan dışı yollarladır. Bu da iki kısma ay-

rılır.

Kur’ân-î Kerim'de şöyle buyuruyor:

"De ki: Onu bırakıp da ilâh diye ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar,

başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler." (İsra -56)

Bilinçli ve inançlı hiçbir mûmin fert, hiçbir peygamber ve ilahi büyük şahsiyet hakkında böyle bir akide taşımaz.

- Bazen bir şahıstan bizim için Allah’tan bir şey talep etmesini isteriz. Bu tür istemek, kâmil insanın tevhididir. Büyük bir şahsı Allah’ın

dergahında vasıta ve şefaat edici kılan ve sebeplerin sebebinin, hakiki nedenin ve gerçek etki edenin Allah olduğuna inanan bir şahıs, Allah’ın velilerine tevessül ederek onlardan Allah nezdinde kendisi için bir hacette

bulunmasını talep eder. Bu tevhit ve tekliğe tapınmanın ta kendisidir. Mesela, İsrailoğulları Hz. Musa (a.s)'ın yanına gelir ve Yüce Allah’tan kendileri için çeşitli yemekler istemesini talep ederler. Kur’ân-î Kerim şöyle buyuruyor:

“Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için

Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mer-

cimek, soğan versin.” (Bakara - 61)

Hz. Musa (a.s) neden bana “ey Musa” diye hitap ettiniz ve niçin kendiniz direkt Allah’tan istemediniz, bu şirk ve küfürdür, diye asla onları eleştirmedi. Aksine Hz. Musa (a.s) onların isteklerini Allah’tan talep etti ve onların hacetleri yerine getirildi. Yaratıkların etki ve etkilenmede, sebep ve sonuçta rolü olmasına inanmak şirk değildir. Tevhidin

gereği, evrenin sebep ve sonuç eksenli düzenini inkar etmek, her eseri vasıtasız olarak Allah’tan bilmek ve hatta boylamsal olarak dahi sebeplerin hiçbir rolü olmadığına inanmak değildir. Örneğin ateşin yakmada, suyun doyurmada ve yağmurun doğayı yeşertmede bir rolü olmadığına ve direkt Allah’ın yaktığına, direkt doyurduğuna ve direkt doğayı yeşerttiğine inanmamız buna bir örnek teşkil eder. O halde yaratığın varlığının

zati şirk ve ikinci bir Allah'a inanmaya denk düşmemesi, aksine bir olan

Allah’ın varlığına inanmanın tamamlayıcısı olması gibi, etki ve nedenselliğe ve evren düzeninde yaratıkların rol taşıdıklarına inanmak da varlıkların zatları itibariyle bağımsız olmadıkları gibi etki etmede de bağımsız olmadıkları hususu gözetilerek şirk değildir.

Öyleyse tevhit ve şirkin sınırı, Allah’tan başkasının etki etmede bir

rolü olduğuna inanmak veya inanmamak değildir. Şirk, diğer sebepleri Yüce Allah’ın enlem ve kenarında karar kılmamız ve onların etki etmede bağımsız olduğuna inanmamızdır. Başka bir tabirle melek, peygamber ve imam gibi bir varlığın doğaüstü güç ve etkisine inanmak da olağan sebeplerin etkisine inanmak gibi şirk değildir ve olağan etkenlerin sınırı üzerinde bir rol taşımak, Allah’ın karşısında bir güce inanmayı gerektirmez.

Tüm hüviyetiyle Hakk’ın iradesine bağlı olan ve bağımsız olarak hiçbir

yön taşımayan bir varlığın doğaüstü etkisi kendine dayalı olmaktan çok

Hakk’a dayalıdır. O, eşyaya feyzi aktaran bir kanaldan öteye bir şey de-

ğildir. Nitekim Cebrail’in vahiy ve ilim feyzi vasıtası, Mikail’in rızık vasıtası, İsrafil’in diriltme vasıtası ve ölüm meleğinin ruhların alınma vasıtası olması da şirk değildir. Konunun daha aydınlanması için Kur’ân-î Kerim ayetlerinde geçen:

Kur’ân-î Kerim, Hz. İsa (a.s)'ın dilinden şöyle buyuruyor:

"Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim." (Al-i İmrân, 49)

- Hz. Yakub (a.s)'ın evlatları pişman olduktan sonra kendisinin yanına gelir ve şöyle derler:

“Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten

suçlu idik” dediler. Yakub (a.s) da Rabbimden sizin bağışlanmanızı dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir dedi.” (Yusuf, 97- 98)

Gördüğümüz gibi Hz. Yakub’un (a.s) evlatları “ey babamız” sözcüğünden istifade etmişlerdir ve Hz. Yakub (a.s) onları bu sözcüğü kullanmaktan men etmemiş ve kendiniz Allah’tan isteyiniz, diye buyurmamıştır.

Şirk; İslam'da Allah'a ortak kılma anlamına gelen bir kavramdır. Kur'ân-î Kerim'e göre en önemli iman sorunu olan şirk, Allah'a ortak koşmak, bir şeye veya din bilginlerine, yiyen, içen, uyuyan, hastalanan, yaralanan, gölgesi olan, dilinde kekeme olan, soru sorulduğunda cevabı karıştıran, karnı zibil dolu olan, gölgesi olan ve ölümlü olan şahısa ilahi özellikler atfetmek, Allah adına dinde kanunlar koymak anlamına gelir. Şirk eyleminde bulunanlar müşrik olarak isimlendirilir.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI