20.08.2024 12:54 | Güncelleme Tarihi: 20.08.2024 12:54
Özgürlük,
insanlığın yaratılışından gelen doğal bir istek ve her insan, her konuda rahat
hareket etmek, dilediğini yapmak ve kimse kendisini engellemeden yaşam isteğine
sahipken, gelişen toplumsal yaşamlarda oluşan, oluşabilecek olan kaosu
engellemek için adına töre, gelenek ve gelişim sürecinde kanun denilen ve
uyulması gereken kurallar konuldu. Bu sayede, her istediğini dilediğince yapmak
isteyen ve bu uğurda bir diğerine zarar vermekten çekinmeyen insanların, bu
kurallar çerçevesinde birbirlerine zarar vermeksizin, mutlu, huzurlu ve tatminkâr
olarak bir arada yaşaması sağlanırken, aynı zamanda yardımlaşma da sağlanarak
gerek toplumun genel ihtiyaçları gerekse korunma konusunda, büyük kolaylıklar
elde edildi.
Tüm
bunlar yapılırken, toplumun genel çıkarları doğrultusunda, bireylerin
özgürlüklerine de doğal olarak sınırlamalar getirildi. Özgürlüğün sınırları en
basit şekliyle: “Kolunuzu uzattığınızda, diğerinin omzuna değdiğiniz anda
özgürlüğünüzü aşarsınız.” Tanımıyla belirlendi. Yani bireyler, bir diğerinin
özgürlük alanına girmeksizin, sonsuz özgürlüğe sahiptir. Bireyler, istediği
mesleği seçebilir, istediği kitabı okuyabilir, istediği kişi ile arkadaş
olabilir, istediği yere seyahat yapabilir, istediği dine inanabilir ve bu
özgürlük alanlarını artırmak mümkünken, aynı birey, diğer birey veya bireyleri
kendi ile aynı görüşte olmaya, aynı inanca sahip olmaya, kendisi için
çalışmaya, kendisi ile birlikte olmaya zorlayamayacağı gibi, başkasına ait
olduğu tescil edilmiş olan herhangi bir şeyi, zorlayarak kullanamaz. Bir arada
yaşamak zorunda olan insanlar, tüm bu konularda, ortak akılla birtakım kurallar
koyarak getirdiği düzenlemelere uygun kısıtlamalarla, esasen kendi özgürlük
sınırlarını da koruma altına aldı.
Düzenli,
huzurlu ve refah içinde yaşamak için oluşturulan toplumsal yapılarda, başlangıçta
sadece güçlü olanların liderliğinde ve tek taraflı olarak konulan kanunlar,
zamanla değişim göstermeye başlayarak, kimi zaman din olgusuyla kimi zaman
felsefi kavramların ışığında yaratılan doktrinler ve oluşturulan ideolojilerle
ortaya çıkarılan devlet adı verilen kurumsallaşmayla, bir arada ve özgür
yaşamın kuralları belirlendi.
Dünya
üzerindeki devlet oluşumlarında belirlenen yönetimlerde, özgürlüğün değişen
tanımlarına uygun sistemler geliştirilirken, güç yeniden devreye girerek, bir
şekilde, diğerlerinin özgürlüğünü, kendi özgürlüğünü artırmak adına kısıtlamaya
başladı. Teokrasi, monarşi, otokrasi, oligarşi, aristokrasi demokrasi gibi
kavramsal yönetim şekilleri ile ortaya çıkan meşrutiyet, konfederasyon,
federasyon, cumhuriyet gibi isimleri alan yapılarda kendini bulan devletlerde,
kimi zaman gücü elinde bulunduran, yeniden, dilediğince serbestîye sahip
olurken, diğerlerinin özgürlüklerini de mümkün olduğunca sınırladı ve hatta
bireylerin farkındalıksızlığında, onları köleleştirmeye başladı.
Eski
Yunan şehir devletleriyle başlangıç bulan demokrasi kavramı, halen tartışılsa
da Dünya üzerindeki en iyi yönetim şekli olmaya devam ediyor. Klasik,
kalkınmacı, koruyucu, liberal, sosyal gibi ön isimlerle tanımlanan
demokrasilerle yönetilen ülkelerin bir kısmında, demokrasinin esasen bilinçli,
eğitimli bireylerle idealine ulaşabileceği, aksi halde ve özellikle, biat
kültürüyle yetişmiş/ yetiştirilmiş toplumsal yapılarda, bireyleri kendi
istemleriyle özgürlüklerinden vazgeçme noktasına götüreceği de örnekleriyle tespit
edilmiş durumda.
Ülke
isimleri kullanılırken araya giren sosyalist, halk, İslami, demokratik gibi
kavramlar, esasen cumhuriyet kavramını da değiştirdi ve bu isimleri alan devlet
yapılanmalarında, demokrasi tanımının içinde yer alan eşitlik, özgürlük
kavramlarının sözde kaldığı ortaya çıktı. Demokrasi ile özdeşleşmesi gereken
eşitlik, özgürlük kavramları değişkenlik göstererek, Aristo ve Eflatun
tarafından eleştiri gören demokrasi kavramında, bir yerde onları haklı çıkardı.
Çünkü eşitlik kavramından yola çıkılarak yapılan yönetimi belirleme şeklinde,
her bireyin eşit oy hakkına sahip olması, biat kültürü ve cehaletin etkisine,
gücün, menfaatine uygun istemli yönlendirmesi de katılınca, özgürlükler, bireylerin
kendi elleriyle, farkındalıksızlıkta ancak bilinçli irade tanımıyla terk
edilmeye başlandı.
Günümüzün
en iyi yönetim şekli, bu haliyle, yani, cehaletin bilinçli olarak teşvikiyle ve
inanca dayalı biat kültürünün sürekli empoze edilmesiyle, inanca dayalı
doktrinlerin manipüle edilmesiyle; gücün adil olmayan terazisinin etkin ve
yönlü olarak kullanımıyla; toplumsal boyutta ve bireyler arası iletişimin
sınırlanması, engellenmesi, manipüle edilerek algılara sunulmasıyla idealden
saparak, alınan tüm tedbirlere rağmen toplumları, özgürlükler boyutunda istenmeyen
sonuçlara götürmeye başladı.