Kadim İsrail-Filistin Gerginliği - CAN UĞURATEŞ

Kadim İsrail-Filistin Gerginliği - CAN UĞURATEŞ

17.10.2023 15:02 | Güncelleme Tarihi: 17.10.2023 15:02

Bölgede yaşamış olan İbranilerin Pelishtin olarak isimlendirdiği halkın, yaşadığı bölgeye de Pelasheth dendiği, esasen dört bin yıllık tarihi olan ve Filistinlilerin M.Ö. 12’nci yüzyılda geldiği söylenen yer, bugün Filistin adıyla anılıyor. Filistin’de, halen Filistinliler ile İbranilerin devamı olan İsrail arasında yaşananlarla, tarih şiddet üzerinden yazılmaya devam ediliyor.

Filistin’e ilk göç dalgasının, M.Ö. 5.000-3.000 arasında Kenaniler tarafından yapıldığı tarihsel verilerde yer alırken, İncil de bunu destekleyerek, bölgeye Kenan Diyarı diyor. Kudüs şehrinin, Kenanilerin bir kolu olan Yebusiler tarafından M.Ö. 5.000 civarında inşa edildiği tarihsel verilerle bilinirken, şehrin adı da Yebus olarak geçiyor. Kenaniler, Yebus şehrine Roşalm, Roşilem, Şalem, Şalum demiş ki bu isim, “Barış” anlamını taşıyor. Kudüs, Tevrat’ta da Yebus, Oraşalim, Şalim veya Salim diye geçiyor (F.Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları). Adı Barış konan şehir Kudüs, bugün kaosla, katliamla, insanlara yaşatılan dramla birlikte anılırken, hem İsrail hem de Filistin, Kudüs’ü başkent olarak tanımak istiyor.

Tevrat’a göre Yahudiler, Abraham ya da (Hz.) İbrahim’in, Tanrıdan aldığı emir üzerine, bulunduğu Harran’dan Kenan Diyarına göç eder. Bu olayın, Babil Hükümdarı Hamurabi döneminde, yani M.Ö. 21’nci yüzyılda olduğu ileri sürülür. Esas sorun da tam burada, Abraham Kenan ülkesindeyken başlar. Yaptığı bir kahramanlık üzerine, rüyasında Abraham’a görünen Tanrı, O’na, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları vaat eder ki günümüzde, bölgedeki olayların önemli bir kısmı da bu vaadin yerine getirilmesi ideali ile yaşanıyor. Bu ideal İsrail’in bayrağına da yansımış durumda ve bayraktaki iki çizgi Fırat ve Nil Nehrini simgeliyor

1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılan bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngilizlerin kontrolüne girerken, 1922-1939 arasında, İngilizler, devam eden Arap-Yahudi çatışmalarını bahane ederek, bölgeye Yahudi göçünü engellese de gizli göçlerle, bunu önlemek büyük bir sorun haline geldi. İkinci Dünya Savaşı süresince ve hemen takip eden yıllarda giderek artan göçle, bölgede Yahudi nüfusu artarken, gelenlerin önemli bölümü belirli konularda, mesleklerde yetişmiş kişileri kapsıyordu. Göçlerle gelenlerin arasında İkinci Dünya Savaşına fiilen katılmış ve üst rütbelere ulaşmış askerler, tecrübeli pilotlar, tankçılar, komando subayları ve teknisyenler bulunuyordu. Ayrıca, diaspora oldukça güçlü konumda destek vermekten kaçınmadı. Diasporadan Aliyah’a (diasporadan İsrail topraklarına göç) geçişi sağlamak için harcanan çaba, hiçbir engel tanımadı. 

İngilizlerin bir türlü kontrol altında tutamadığı Filistin bölgesinde devam eden Arap-Yahudi çatışmaları, İngilizlerin bölgeyi terk etmesiyle doruk noktasına ulaştı. Birleşmiş Milletlerin (BM), Kasım 1947’de Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar vermesiyle, ipler iyice koptu. Bu gelişmenin ardından bölgede yaşanan tatsız olaylar ve her iki taraf için de muhteşem mücadelelerle geçen sürecin ardından, kazanan hep Yahudiler oldu. Bunun nedenleri, oldukça geniş bir araştırma konusu. Mayıs 1948’de İsrail’in kurulmasıyla da çatışmalar durulmadı ve aksine giderek arttı. 1948-1949 Arap-İsrail savaşı ardından 1956 Süveyş Savaşı, 1967 Arap- İsrail Savaşı, 1973 Arap-İsrail Savaşı, bölgesel savaşlar ve iç savaşlar, İsrail’in 1977 ve 1981 Lübnan işgalleri, Camp David Sözleşmeleri, 1987-1991 arasında devam eden Birinci İntifada (ayaklanma) ve 2000-2005 arasında devam eden İkinci İntifada, ardı arkası kesilmeyen BM kararları ve bugün gelinen durumda, yeni bir savaş daha başladı.

Gazze’de yönetimi elde bulunduran Hamas, 07 Ekim cumartesi günü, İsrail’e yönelik füze ve roket atışları yapmaya başladı. Atılan mühimmat sayısının çokluğundan, İsrail’in Demir Kubbe savunma sisteminde açıklar ortaya çıktı ve atılan roketlerin bir kısmı, hedefini vurdu. İsrail derhal karşılık verdi ve yapılan atışlarla, Gazze vuruldu. İsrail, Gazze’yi her yönden abluka altına alarak, Gazze’de yerleşik Filistinlilere, çok sert uygulamalarla, muhteşem yokluk ve ölüm şartları ile insanlık dışı bir davranış sergilemeye başladı. Halen devam eden abluka sürecinde, İsrail, Gazze’ye kara harekâtı düzenleyeceğini de duyurdu. Ancak, bunu farklı nedenler ileri sürerek ertelemeye devam ederken, Gazze’deki Filistinlilerin, kuzeyden güneye göç etmelerini isterken verdiği sürelerle, iki koridordan akan konvoyları vurmayacağını da bildirdi. Maksat, mümkün olduğunca bölgeyi boşaltarak, muhtemel meskûn mahal muharebelerinde, zayiatı en aza indirmek. Bu arada, büyük bir yıkımla, Kuzey Gazze’yi bir daha kullanılamaz hale getirmek istiyor gibi görülüyor. Gazze’de bulunan iki milyon üç yüz bin kişilik, oldukça yoğun nüfusun nereye sığınacağı da muamma. Çünkü İsrail, Filistinli sivillerin, Gazze’yi tamamen boşaltması yönünde tavır sergiliyor. Bölgede muhteşem bir insanlık dramı yaşanırken, Dünya devletlerinin gelişmelere bakış açısı da oldukça şaşırtıcı. Arap ülkelerinden, konuyla ilgili güçlü bir ses çıkmazken, ABD ve Birleşik Krallık bölgeye savaş gemileri göndererek, taraf olabilecek diğer ülkelerin gelişmelere müdahalesini önler, caydırıcı bir pozisyon aldı. İsrail ile Filistin arasındaki bu gerginlik ne kadar sürecek kestirmek oldukça zorken, İsrail, sınırların değişeceğini söyleyecek kadar ileri giderken, aldığı savaş konumuyla da bu konuda kararlı bir duruş sergiliyor. İsrail Gazze’ye bir kara harekâtı başlattığında, her iki taraftan da çok döküleceğini öngörmek de abartı olmaz.

Bölgede yaşanan olaylarda kimin haklı kimin haksız olduğu, İsrail’in kuruluşundan bu yana geçen 70 yıllık süreçte halen uluslararası arenada tartışılırken, kaybeden, her zaman masum insanlar oldu. İsrail, Filistinlileri, bir zamanlar İkinci Dünya Savaşında kendi halkına Naziler tarafından yapılan insanlık dışı uygulamalara benzer bir yaşam tarzına layık görerek, kapalı bölgelerde tutmaya çalışırken, Dünya sadece gelişmeleri izliyor.

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliğiyle karşı karşıya gelerek, siyaseten kalıcı olarak girdiği bölgede etkinliğini kaybetmek istemezken, İsrail üzerinden kontrollü kaos ile bölgeyi kontrolü altında tutarak, geliştirdiği projelerin kalıcılığını sağlamaya çalışıyor. Bu çalışma, kazan-kazan prensibiyle İsrail’de de karşılığını buluyor ve İsrail, yapılan her hamlede elde ettiği kazanımlarla, yavaş fakat kendince emin adımlarla, vaat edilmiş topraklarda hâkimiyetle, Büyük İsrail idealini gerçekleştiriyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI