Öğrendim ki… - CAN UĞURATEŞ

24 Ağustos 2021 Salı 23:55

Öğrendim ki bilemeden yanlış aktarmış bana annem. Yalan söyleyenin burnu uzamıyormuş kesinlikle ve tahta bebekler de hiçbir zaman insan olamazmış. Pinokyo da sadece bir masalmış, uzun kış gecelerini tatlı sesiyle süsleyen annemin, yanı başında hayran hayran onu dinlerken bana huzur veren. İnsanların kimi sıkıştığında kurtuluş maksatlı kimi ise alışkanlık halinde hep söylermiş yalanı. Üstelik söylenen yalanları bir de türlerine göre sınıflandırıp isim de vermişler. Faydacı, çıkarcı, açık, abartılı, kurnazca, ben merkezli, başkası yönelimli; ciddi yalan, küçük yalan, egoist yalan olarak yalanları detaylandırırken, ana başlıklarla da gerçek yalan, beyaz yalan, muğlak gri yalan ve meşru gri yalan olarak nitelemiş yalanı bilimsel çevreler. Düşünebiliyor musunuz, yalan bilimin de konusu olmuş. Akademisyenler, yalan üzerine çalışmalar yapıyor.

Büyüdükçe öğrendim ki Heidi de aslında bir köle kızmış ve o yüzden ayakları her daim çıplakmış, İsviçre’nin o muhteşem tabiatında, o yüzden çıplak ayakla koşar, bunu özgürlük sanır, çocukça bir mutlulukla coşarmış. Sonra sordum kendime: Ya soğuk, karlı kış günleri? Bu eski bir İsviçre gerçeğiymiş. Hani o modern, huzur dolu, tarafsız ülke var ya, o işte. İnsanlar her dönem bir diğerinden bir şekilde faydalanmış. Bu faydalanmaya önce kölelik, esaret gibi isimler verilse de kullanılan kavramlar, yapılan, yaptırılan işin niteliğiyle kimi zaman derebeylerini ve serfleri öne çıkarmış kimi zaman iş insanlarıyla işçileri. Üstelik bu konu ideolojik boyutta da incelenmiş ve incelenmeye devam edilirken, hala birileri bir diğerini kullanmaya, biraz ideolojik yaklaşımla sömürmeye devam ediyor ve devam edecek gibi görünüyor. Onlarca kalın kitap bu konuyu açıklasa da bir gerçek var: Para. Paranın önünde hiçbir güç direnemezken, Nasrettin Hoca bir gerçeği anlatmış satır arasında: “Parayı veren düdüğü çalar” derken.

Biliyor musunuz? Öğrendim ki Pollyanna da sadece bir masalmış, yıllar içinde metaforlaşan. Tecrübeyle öğrendim ki her daim de mutlu olamazmış insan ve her olumsuzluğun ardından da bile isteye gülümseyemezmiş. İnsan üzülürmüş olumsuzluklar karşısında ama birçoğu bu duygusunu dışa vurmaktan hoşlanmazmış. Üzüntü stresle birlikte hasta edecek boyutlara ulaşıp, ölüme götürebilirmiş insanı. Sürekli bir korku, sürekli endişe içinde yaşamaya neden olurken, her daim de huzursuz edermiş.  

Öğrendim ki her kahramanlık öyküsünün ardında, gizlenmiş muhteşem bir dram da varmış. Muhteşem kralların, kudretli, efsaneleşen padişahların kazancında da kayıplarında, arada hep masumlar kalıyor ve masumların canı acıyor, kanı akıyormuş. Kahraman olmak için silah kullanmaya da gerek yokmuş. Öğrendim ki garibin birine bir yudum su vermek, yardımı esirgememek, birkaç tatlı sözle, insanlara ayrım gözetmeksizin yaklaşmak, insanlara gülümseyip onlara moral vererek destek olmak, zor anında yanında olduğunu hissettirmekmiş aslında kahraman olmak. Tabiatı sevmek, canlıların tamamını sevmek, onları korumak için çalışmak, gerektiğinde fedakârlık yapmakmış kahramanlık. İnsanlığın geleceği için var güçle çalışmakmış kahramanlık. Eli silah tutanlardan çok, bilim insanlarıymış aslında kahraman olanlar.

Öğrendim ki liderlerle kahramanlar da karışmış zaman içinde. Gerçek kahraman, liderleri lider olarak tanırken, onları başarılara, mutluluğa, refaha taşırken, kendi yaşanmışlarından taviz vermek zorunda kalan halkmış.

Öğrendim ki gerçekte halkmış güçlü olan ve asıl kahraman ama tevazudan olsa gerek halk her daim bir adım geride kalmayı seçmiş tarih süresince ve ezilen olduğunun, kullanılan olduğunun ya farkına varamamış ya da fark ettirilmemiş, büyük bir özenle, cehaletinin esaretinde.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI