Rotası Ölüme Çizilmiş, Bir Gemi Geldi İstanbul’a - CAN UĞURATEŞ

8 Eylül 2020 Salı 01:36

12 Aralık 1941’de, Romanya’nın Köstence limanından bir gemi hareket eder. Bu geminin adı Struma’dır (Akım) ve Bulgar mürettebat da dâhil Romen Yahudilerinden oluşan 769 kişilik bir yolcu grubu vardır. Struma, Panama bandıralı bir Bulgar kömür gemisidir ve yolcu kapasitesi de 100 kişidir.

Romen Yahudilerden oluşan yolcularının maksadı, giderek artan Nazi baskısıyla, Romanya’nın Yaş kentinde yapılan Yahudi katliamında 4.000 Yahudi’nin ölümü ve ülke çapında, Yahudilerin trenlere doldurularak güneye sevkleriyle başlayan, Nazilerin Yahudi soykırımına yönelik faaliyetlerden kaçmak için, kiraladıkları bu gemiyle Filistin’e gitmektir. Gemi bekledikleri gibi çıkmaz ama onlar için, yaptıkları girişim, büyük bir umutla, yeniliklere doğru muhteşem bir atılımdır. Her şeyden önemlisi, bu gemi sayesinde, belki birkaç haftalık sıkıntı sonrası, malum sondan, ölümden kurtulmuş olacaklardır.

Şaşkın, heyecanlı, korku dolu ama bir o kadar da umutlu yolcularıyla, 12 Aralık 1941’de Köstence’den hareket eden Struma, 15 Aralık 1941’de İstanbul’a varır ve Sarayburnu açıklarına demirler. Yolcuların gemiyi terk etmesi endişesiyle, geminin limana girmesine müsaade edilmez. Çünkü geminin yolcularından ve maksadından haberdar olan Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu, gemi yolcularının inmesini engellemek için, salgın hastalık ihbarında bulunmuştur. Bu ihbar, doğrudan karantina tedbirleri gerektirir ve gemiye dışarıdan girilmesi de gemiden çıkılması da engellenir.

Bu arada, muhteşem bir diplomasi başlamıştır. Devam eden yoğun diplomasi trafiğinde, garip bir durum vardır. Nazi Almanya’sı da İngiltere de geminin Filistin’e hareketini istememektedir. Tek çıkış yolu, gelirken, gerçekten de Karadeniz’de arıza yapmış olan gemi motorunun, devam eden arızası nedeniyle, geminin yola çıkamayacağının tespitidir. Geminin, motor arızası nedeniyle, İstanbul’dan ayrılamayacağı doğrultusunda bir tutanak hazırlanır ve bu motor arızası nedeniyle, gemi, 70 gün, İstanbul’da Sarayburnu açıklarında bekletilir. Bu bekleyişte, Türk Hükümetiyle, Almanya, İngiltere ve Yahudi toplumu temsilcileriyle geniş çaplı ve yoğun bir diplomasi süreci devam eder. Türkiye, hem Nazi Almanya’sının malum nedenlerle baskısı hem de İngiltere’nin Filistin siyasetiyle yürüttüğü, yerleşim politikalarındaki Yahudi yerleşimi kısıtlaması nedeniyle, yaptığı katı ve tavizsiz baskıyla karşı karşıya kalır. Ayrıca, gemi boğazları aşarak Filistin’e doğru hareket etse dahi, Alman Deniz ve Hava kuvvetlerinin saldırısıyla, kuvvetle muhtemel Akdeniz’de batırılacaktır.

İstanbul’da geçen 70 günlük bekleyiş sürecinde, gemide oldukça dramatik sahneler yaşanırken, Kızılay’ın ve İstanbul’daki Yahudi toplumunun, gemidekilerin iaşesine yönelik yardım trafiği yoğun olarak devam eder. 

Ancak, Türk Hükümeti, tarafsız konumda kalarak yürütmeye çalıştığı İkinci Dünya Savaşı süreci dış siyasetinde, bu gelişmeyle, ilginçtir ki muhteşem bir baskı ile sıkıştırılmış bir konuma gelir. Bir başka perspektiften bakıldığında, Türkiye, Birinci Dünya Savaşı öncesi, kuvvetle muhtemel, Akdeniz’den İngiliz Donanmasının itmesiyle boğazlara yönlenen Alman savaş gemileri Goeben ve Breslau ile gelişen olaylar benzeri, bir komplo ile karşılaşmıştı ve tarafsızlık konumunu koruyarak, bu kendince oldukça büyük krizden, bir çıkış yolu arıyordu. Çünkü bu krizin başarılı yönetilememesi, muhtemelen, Türkiye’nin tarafsızlığına yönelik tüm çalışmaları perdeleyip, en azından, Almanya’nın tavrının ve belki hedeflerinin değişmesine neden olabilecek sonuçlar doğuracaktı ve durdurulamayan Nazi Almanya’sıyla, savaşın en kızgın dönemi devam ediyordu. Belki gemi ve içindekiler için son değişmeyecek ama Türkiye, hiç istemediği halde savaşa dâhil edilerek, bir bilinmeze sürüklenecekti. Bu süreçte, Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Behiç Erkin, kendini de riske ederek yaptığı muhteşem mücadeleyle, Türkiye Cumhuriyeti Pasaportu verdiği Yahudi halkı, trenlerle, savaş bölgesinden çıkarmaya devam ediyordu.     

Tüm endişeli ve meraklı gözler gelişmeleri izlerken, Struma, 70 günlük bekleyişinin ardından, Filistin istikametinde yolculuğuna devam etme imkânı bulamadı ve 23 Şubat 1942’de, İstanbul’dan ayrılmak üzere, Karadeniz’e doğru hareket etti. Yolcular için yeni bir dramatik süreç başlamıştı. Bu arada, Romanya da geri dönüşü için gemiyi kabul etmezken, Struma, Karadeniz’de, Yön Burnu açıklarında demirlemek zorunda kaldı. Struma, muhtemelen mümkün olduğunca Türk karasularında kalmak istedi. Çünkü Karadeniz’de, devam eden İkinci Dünya Savaşının tüm endişeleriyle, özellikle Rus denizaltı trafiğinde yoğunluk vardı ve Ruslar, gördükleri hemen her gemiyi tehdit olarak algılayıp, çekinmeksizin torpidolarla batırmaktaydı.

Struma, Karadeniz’de, Yön Burnu açıklarında demirledikten saatler sonra, 24 Şubat 1942’de, büyük bir patlama sonucu, tüm yolcuları ve mürettebatıyla birlikte, Karadeniz’in derin sularına gömülürken, sadece iki kişi kurtuldu. Bunlar, bir enkaz parçasına tutunarak su üstünde kalmayı başaran, David Stoliar isimli yolcu ile ikinci kaptan İvanof Diko’ydu. Ancak, İvanof Diko da bir süre sonra sulara gömüldü.

Vehbi Koç’un, “Hayat Hikâyem” isimli kitabındaki kendi anlatısına göre, Struma Sarayburnu açıklarında zorunlu bekleyişini sürdürürken, iş insanı Vehbi Koç tarafından yapılan girişimle, gemide bulunan, Mobil şirketinin Romanya direktörü ile eşi ve iki çocuğu da alınan özel izinle gemiden indirildi. (E. Mütercimler, Komplo Teorileri, Alfa Yayınları)

Sonuçta, aralarında 103 çocuk olan yüzlerce insan, devletlerin acımasız politikalarından taviz vermemesi nedeniyle, göz göre göre ölüme gönderilmiş oldu.

Struma’nın, 24 Şubat 1942’de, sabaha karşı kim tarafından batırıldığı halen büyük bir muamma iken, genel algı, bir Rus denizaltısı tarafından torpille vurulduğu yönünde ve bu sonuç, ikinci kaptanın, ölmeden önce, sağ kalan tek yolcu olan David Stoliar’a torpidoyu gördüğünü söylemesine ve bir İngiliz istihbarat raporuna dayandırılır. Ancak, dönemin uluslararası siyasetindeki muhteşem kaotik yapı ve güç dengelerindeki muhteşem mücadele, akıllara, farklı perspektiflerde, farklı senaryolar getirmeye devam ediyor. Tabii ki bu gemi ve içindekilerle ilgili gelişmeler, adı geçen devletler tarafından detaylarıyla açıklanmış değil ve neredeyse tüm veriler, patlamadan sağ olarak kurtulup, 1948’de İsrail ordusuna katılan ve Mayıs 2014’e kadar yaşamını sürdüren David Stoliar ile dönemin İstanbul Yahudi toplumu ileri gelenlerinin anlatılarına dayanıyor. Ortada çok açık duran ve teyit edilebilen tek bilgi, geminin, Karadeniz’de, bir patlama sonrası, tüm mürettebatı ve yolcularıyla birlikte batmış olması.  

Struma’nın batırılması olayındaki şüpheliler içinde, doğal olarak, anlatılarla ilk sırayı Sovyet Rusya’sı alırken, soykırım politikalarıyla Nazi Almanya’sını, Filistin politikalarıyla da İngiltere’yi hedefe oturtmak mümkün ve şüpheli sayısı, farlı perspektiflerde artırılabilir. Farklı perspektifte farklı ve muhteşem komplo teorileri üretmek de mümkün. Ancak, önemli bir gerçek var ki her zaman olduğu gibi, devletlerarası güç mücadelesi acımasızca devam ederken, kimlikler değişim gösterse de hayatını kaybedenler, günümüz gelişmelerinde de olduğu gibi, her seferinde, çaresiz, masum insanlar oluyor.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI