Egzoz Dumanından Tezek Kokusuna - HİLAL PUSLU

31 Aralık 2020 Perşembe 01:02

Çocukluğumda yazları memleketime, Nevşehir’in Uçhisar beldesine giderdik. Kapadokya’nın güzelliklerinin merkezi… Şimdi olmasa da eskiden köye girdiğimizde burnuma direkt tezek kokuları gelirdi. Beton binaların, egzoz dumanlarının içinde yaşayan bir çocuk olarak başlarda hoşlanmazdım o kokudan ama sonra bağımlılık yapardı. Dönmek istemezdim Adana’ya…

Bana upuzun gelen bir yolculuğun ardından babaannemin evine gelmek, beni gerçek evimde gibi hissettirirdi. Adana’da yaşadığımız apartmana hiç benzemiyordu. Özel bir yatak odası bile yoktu. Tuvalet dışarıdaydı ve banyo yapabilmek için önce kazanda su kaynatmamız gerekiyordu. Mutfakta cam tabak bile yoktu. Her şey çelik ya da topraktı. Dedem marangoz olduğundan mutfak raflarını da kendi yapmış. Bir dolap bile yoktu. Çamaşır yıkamak annem için tam bir eziyetti çünkü çamaşır makinesi merdaneliydi.

Sabahları bir gürültüyle uyanır, pijamalarımla dama çıkardım. Tam üstümden geçen balonlara el sallar, içindeki turistlere imrenirdim. Arkasından bir balon daha ve bir tane daha… Renk renk balonlar gün doğumuyla birlikte havada süzülürken içim içime sığmazdı. Sonra babaannemi görürdüm. Çoktan uyanmış, namazını kılmış, altına dimisini, başına çekisini, ayağına çarığını takmış. Belli ki bağa gidecek derdim ve yalvarmaya başlardım beni de götürsün diye. Ben de bağ kıyafetlerimi giydikten sonra, babaannemle birlikte ahırdan eşeğimizi çıkarırdık. Topiş, hızlı adımlarla yürürken küçük bedenim altında kalacak diye korkardım, korkardım ama gene de çok hoşuma giderdi onu yolculuğa hazırlamak. Semerini giydirir arabasına bağlardık eşeği, sonra ver elini bağ yolları…

Eve döndüğümüzde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamış olurdu. Şansım varsa halamlar ve kuzenlerim de gelirlerdi hatta bazlama bezeleri açılmış olurdu. Sacda pişen börekleri afiyetle yer, evin avlusunda oradan oraya koştururduk. Evimizin bir bölümü de yaz evi diye tabir ettiğimiz ambardı. Orası çok karanlıktı ama soğuktu. Orada oynamayı çok severdik. Üstelik babaannemin stokladığı elma, armut, karpuz, kavun ve bilumum meyve-sebze orada vardı. Kurulan turşular, salçalar, çömleğe doldurulan peynirler… Bir tel dolabımız bile vardı.

Akşam olduğunda babaannem ocakta taze süt kaynatırdı. O kadar taze olurdu ki süt, yan komşumuzun ineğini sağar, eve gelir pişirirdik. Evin her yeri süt kokardı. Çifte kavrulmuş bisküvi ile babaannem sıcak sütü getirir, keyifle yememizi izlerdi. Sonra sıra uyumaya gelirdi. Odada 3 tane somya olurdu birinde ben, birinde kardeşim, diğerinde de babaannem yatardı. Konuşmayı çok seven babaannemi gece hiç susturamazdık. Maniler okur, felsefik konuşmalar yapar bazen de köydeki dul avratları sayardı. Biz yokken uyuyamadığında öyle yaparmış.

İnsanların kırsalı, bu samimiyeti bırakıp şehirlere nasıl yerleştiğini hiç anlamıyorum. O kadar uzak kaldık ki bu yaşam biçiminden, şimdi özlemini çekiyor, yaşadığımız lüksün içine bir iki tane de olsa nostaljik dokunuşta bulunmaya çalışıyoruz.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI