Eski günlerden - HÜSEYİN GÜL

3 Ocak 2017 Salı 19:47

Eski bir arkadaşım, cep telefonundaki anlık iletişim programı marifetiyle mesaj gönderdi geçen gün… Kelimeden tasarruf edip “Slm” ile başlayan mesajı, içeriği kısaltmalarla dolu cümlelerle devam edince, bulmaca çözüyormuşum hissi yarattı bir an. Yazdıklarından mana çıkarabilmek beyin jimnastiği yapmak gibi bir şey oldu. Nerden estiyse aklıma eski günler geldi. Telefonun insanlığı esir almadığı o günler. Arkadaşlığın som altın olduğu mazimde, bizim de kendi aramızda farklı işaretlerimiz vardı. Akşamları pencere önünde ıslıklı çağrılar. "Sana ihtiyacım var" anlamına gelirdi de, adına "arkadaş ıslıkları" denirdi. Her çocuk, bir başka çocuğun dert ortağı. Her çocuk bir başkasının acısını diken terziydi. Şimdi nerede olursak olalım, o eski günlerin ruhunu taşıyan herkesin aklına geliyordur, akşamların o arkadaş ıslıkları. O ıslıklar ki, şehirlerin kayıp uygarlığıydı.

****

Arkadaş ıslıkları, arkadaşlığın da hangi boyutlarda olduğunu göstermeye yetiyordu sanırım o dönem… O zamanki insanlık dostluk ve yardımlaşma üzerine kuruluydu. Yeni insanlık modelinde, her koyunun kendi bacağından asıldığı var sayılır da, bir hamamböceğinin ağırlığının 800 katını taşıdığı gerçeği yok sayılır. Yükselen değerin alçaklık olduğu bir ülkede, insanların içindeki davalar düşmüştür. Birimiz hepimizi yalnız bıraktık. Hepimiz bir olduk memleketi yaktık! "Memleketi ben mi kurtaracağım" duygusu en kolay çıkış yolu sayılır da, Titanic batarken orkestranın son nefesine kadar çaldığı gerçeği yok sayılır.

***

Bence çok iddialı ve abartlı bir söz ama yine bir arkadaşımdan duymuştum. “İnsanları tanıdıkça hayvanları daha fazla sevmeye başlıyorum” demişti. Umudumu diri tutman hasebiyle buna katılmıyor olmakla beraber yine de düşünmeden edemedim. Böyle bir tercih yapmak zorunda kalsam hangi hayvanı seçerdim acaba?

Hiç düşündünüz mü? Her gün gökyüzünde yüz binlerce kuş uçarken, neden yeryüzünde kuş ölüsü görmeyiz? Geçen bir belgeselde öğrendim bu sorunun cevabını. Öleceklerini anladıklarında kimsenin göremeyeceği yerlere girerlermiş. Kuşlar göç ederken kimseden bir şey beklemez. Kuşlar ölürken bağırmaz. İnsaf dilenmez. Kuşlardaki yürek, tırnağımız kadar bile değildir ama kuşlar onurlu ölür. Biz insanlar öylesine hain, öylesine kana susarız ki, kuşlar gibi kendimizin bile kanına gireriz. 
Kuşlar cesaret örgütüdür. İnsanlar birbirini katletmenin sanıkları. Kuşlar insanları utandırmaz. Ama insanlar, kuşları bile utandırır. O insanlar ki, kuş kadar çocukların bile hakkını gasp eder. 
Bu alem sadece insanlar yaşasın diye yaratılmadı elbet. Kuşlar doğuştan böylesine ürkek değildi, onları insanlar ürküttü. İşlerine geldiği zaman başlarına düşen "kuş pisliğinden" talih sebebi üretenler, kuşların ödünü patlatmaktan hiç rahatsız olmadılar. 
İnsandır zalim olan. Kuşlardır asil olan. İki canlı arasındaki orantısızlığı, bu gerçekler dengeler. İnsan kalıbına ihanet eder. Kuş asaletini belgeler. İnsana uygun olan, eşek bedenidir. Kendilerine eşeği örnek alır. O yüzden insanlar birbirine "Eşek herif" der. Pişman olduklarında bile "Eşeklik ettim" diye af dilenir. Birbirlerini "eşek sudan gelinceye kadar" dövmekten zevk alırlar. 
İnsanların eşek kadar kalbi vardır da, kuş kadar asaleti yoktur. Kuşlar insanlara ne mal olduklarını öğretir. Uçarken de, öterken de... Kuşlar sessiz sedasız ölür. Eşekler anırır. Kuşlar, özgürlük mücadelesinin ne kadar kutsal olduğunu belgelerken, insanlar eşeklik etme yarışındadır. 
Kuşları bir kere ürküten insanlar, onları bir daha kandıramamıştır. Ve o küçücük kuşlar için bile, tuzak kuracak kadar alçalmıştır. Eşekler her kadere, her yüke boynunu eğmiş. Her türlü yalan vaatlere kanmıştır. O yüzden eşeklik bu topraklarda "baki" kalmıştır.

***

Bu yazıyı veya önceki yazılarımı okuyanlar neden hep geçmişten bahsettiğimi de merak ediyordur. "Neden hep geçmişi özlüyorum?" diye bende soruyorum kendime. Cevabım hazır. "Gelecek mavi değil!" Bizi biz yapan değerlerimizi öylesine çamura bulaştırdılar ki. Hiçbir güç eski güzellikleri geri getiremez artık. Ortada yalan bir dünya var.
Kıyısından köşesinden geçsek bile doğrularından kaçamayacağımız. Geçenlerde bir arkadaşım güzel bir laf etti. "Toprağa verdiğimiz sevdiklerimiz mi daha çok?
Yaşayan dostlarımız mı?" Saydım! Toprağa verdiklerimiz yaşayan dostlarımızdan daha çok.
Bu demektir ki, hiçbirimiz ölümsüz değiliz. İhtirasın, haksızlığın bedelini ödemeye fırsatımız bile olmayabilir. Sayılı günleri yaşarken. Anıların terazisinde herkes kendini tartsın.
Hayatınız boyunca hangi cana can kattınız? Hangi dertleri kestiniz elinizdeki makasla?
Hangi iğneyle hangi ömrü diktiniz? Kimleri giydirdiniz? Ölümden korkanların hayatta kalma şansı cesurlardan daha fazla değildir. Yani baş eğmeye değmez. Bir kere olsun birilerinin hakkını savundunuz mu? Kimlerin elinden tuttunuz? Kimleri karşıdan karşıya geçirdiniz?
En son ne zaman derin bir yolculuğa çıktınız? Vicdanınızın eşliğinde! El üstünde veda ederken bile hayatımız gözaltındadır. Naklen yaşıyoruz! Nakden yaşayanlar için bunun hükmü olmayabilir ama. Hayat bazen geç kalmaktır. Son ölü balık kıyıya vurduğunda.
Son bitki tanesi kuruduğunda. Son su damlasının, ekranlardaki yalancı kahramanlar için döktüğümüz gözyaşından daha değerli olduğunu anladığımızda. Hayatın paradan, siyasetten ve yalan düşlerden daha değerli olduğunu da anlayacağız. İşte o anda, kalan vaktimizi nasıl öldüreceğiz? Onu düşünelim!

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI